31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'den son notlar: Kitaplar - Filmler - Oyunlar


Senenin son gününde, 2012 senesi boyunca okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve tiyatro oyunları arasından en sevdiklerimi not etmek istedim. Sevdiklerimi not ederken, seçimlerime nelerin veya kimlerin etkili olduğunu da eklemeye çalıştım. 

Kitaplar
Okuyacağım kitapları seçmem genelde zor olmaz. Evde yatağımın hemen yanında uzun bir kulem var, birkaç senedir okumak üzere aldığım fakat araya giren yeni kitaplar sebebi ile hiç bir senenin sonunda tamamını eritemediğim bir kule. Bu kulede zaman zaman sıranın arasından sıraya kaynak yapan kitaplar da olur. Bu kitaplar genellikle Radikal Kitap veya Cumhuriyet Kitap isimli gazete eklerinde yer verilen kitap tanıtım yazıları, bazı blog yazıları aracılığıyla veya edebiyat dünyasından değer verdiğim isimlerin önerileri ile okumaya değer bulduğum kitaplar olur. Bazı kitapları okumak için vaktimin gelmediğini düşünüp birkaç sayfa başlayıp bıraktığım olur. (Bu sene Jonathan Franzen - Özgürlük böyle bir örnekti. Kitabı sevdim, ama daha vaktim var okumak için.) Bazı kitapları çok seveceğimden emin olup da bitmesin diye bitirmediğim bile olmuştur. (Oğuz Atay - Tutunamayanlar. Eski basısına göre Cilt 1 olan kısmı bitirdim, satır altları çizili, dönüp dönüp okurum, alıntılar aklımda yer etmiştir. Kısacası kitaba vuruldum ve bitmesin diye ikinci cildini başucumda saklıyorum bir senedir, sizce normal mi?) Aslında genel olarak "kitap okuma haritam" hep soru işaretleri ile doludur. Bir yol göstericiye hiçbir zaman hayır demem ama onun kim olacağı da önemli tabii.

27 Aralık 2012 Perşembe

SİNEMA: Michael Haneke'den AŞK (AMOUR)

65. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne layık görülen Haneke filmi “Amour” (Aşk) ülkemizde bugün vizyona giriyor. Yaşlılık, bağlılık, ölüm ve sevgi gibi temel temaların işlendiği film insanın içine işliyor.


Almanya asıllı Avusturyalı yönetmen Michael Haneke'yi “Das Weiße Band” (Beyaz Bant), “Funny Games” (Tuhaf Oyunlar), “La pianiste” (Piyano Öğretmeni) ve “Caché” (Saklı) gibi filmlerinden hatırlıyoruz. Ülkemizde bugün (27 Aralık 2012) vizyona giren “Amour” (Aşk), 70 yaşındaki yönetmenin senaryosunu da yazdığı son filmi. Türkiye’de benim de aralarında bulunduğum şanslı Filmekimi 2012 seyircisi, filmi önceden izleme şansı bulmuştu.

65. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile ödüllendirilen film, her ikisi de 80′li yaşlarında ve emekli piyano öğretmeni olan Georges (Jean-Louis Trintignant) ve Anne (Emmanuelle Riva) çiftini anlatıyor. Kızları (Isabelle Huppert) da kendileri gibi müzik ile ilgileniyor fakat şehir dışında yaşıyor. Anne bir hastalığa yakalanıyor ve bu hastalık kötüleştikçe çiftin bu hastalık ile mücadelesi, mücadelelerine eşi ile aralarındaki yüce bağın katkısı, baba ile kızının, annenin hastalığı sırasındaki iletişimleri irdeleniyor.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir alıntı ve bir şarkı


Şule Gürbüz "Zamanın Farkında" isimli kitabında diyor ki:

"Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenir, ölünür. Şiir sonunda öldürür."

Okuduktan sonra çok etkilendiğim bu üç cümle aynı şeyleri bazı şarkılar için hissettirir. Mesela Yeni Türkü'nün Nilüfer isimli bir şarkısı var son albümünde. O şarkının sadece ilk dörtlüğü beni çeker:



"Sevgin bana taşmadığında
Kuru bir dala benzerim
Gözlerin bana bakmadığında
Kanadım kırıktır benim"

Ya da Bülent Ortaçgil'in Bozburun isimli şarkısı beni dipsiz bir kuyuya çeker ve kuyunun dibinde yaşamaya mahkum eder:

"Güneşi yolladık bütün renklerle
Oyuncağıyız artık alışkanlıkların"

Kurmaya çalıştığım cümleler, yazıp bozduğum kelimeler arasında emeklemeye başladığımdan beri daha çok okumaya çalışıyorum. Bazı okuduklarımdan sonra kalan bu hastalık, bu zehir, bu ölüm olmasa, ben başka birisi olurdum muhakkak.

İşte gecemin şarkısı. Şimdiden on kez dinledim. Devam...




4 Aralık 2012 Salı

RÖPORTAJ: Oyuncu Berkay Ateş ve Tiyatro "D22"


Tiyatro dünyasının genç yeteneklerinden, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümü mezunu Berkay Ateş ile tiyatro okumaya karar verdiği dönem ve kurucularından birisi olduğu yeni tiyatro topluluğu “D22” hakkında konuştuk.

Aslında tamamen farklı bir mesleğe yönelmişken, radikal olarak nitelendirilebilecek bir kararla tiyatro okumaya başladın. Bize bu karar değişikliğinden biraz bahsedebilir misin? 

Ben de tahmin etmiyordum karar değiştireceğimi. Süreç şöyle gelişti, matematikle aram iyi olduğundan liseyi bitirdikten sonra üniversitede istatistik bölümüne girdim. Ancak üniversiteye başladığım ilk yıl, üniversitenin tiyatro kulübüne katılınca her şey bir yıl bitmeden değişti. Fakat konservatuvara girme kararım öyle kolay olmadı. Bana tiyatro kulübü yetmemeye başlayınca önce TOBAV’ın kursuna katıldım, daha sonra da Dot’un BÖCEK isimli oyununda asistanlık yaptım ve ardından Semaver Kumpanya’da eğitim almaya başladım. Oyunlar yapmaya ve sürekli oynamaya başlamıştık ki, o dönemde Slovenya’da 3 haftalık tiyatro eğitimi kazandım. Asıl kararımı yurt dışında verdim. Türkiye’ye dönüp son gün kayıt yaptırdım ve bir tek Mimar Sinan Konservatuvar sınavına girdim ve sınavı kazandım. Dediğin gibi bu radikal kararı almak öyle kolay değil çünkü son sınıfta istatistik bölümünü bırakmam gerekiyordu. Ama şimdi fakülteyi bıraktığım için hiç pişman değilim. Çünkü tiyatro okumayı çok istiyordum ve o dönem içimden geleni tercih ettim. 

Karar değişikliğin sebebi ile çevrende seni desteklemeyenler oldu mu? Ailende veya yakınların arasında tiyatrocu var mıydı? 

Ailemde kimse tiyatrocu değil. Ancak özellikle annem ve ablam tiyatro ile ilgilenirler, küçüklüğümden beri hep oyun izlemeye gideriz. Bu süreçte aldığım karara destek verdiler. Hayatımda aldığım bütün kararlarda bana güvenip beni desteklediler zaten. Bu süreçte de böyle oldu. Tabii geleceğim için korkuları oldu. Ama bu korku bugün ülkemizde hangi mesleği seçerseniz seçin var maalesef. O yüzden zamanla alıştık bu değişikliğe. Fakat hala hobi olarak yapsaydın keşke diyenler çıkabiliyor. 

Böyle bir karar değişikliği sonrasında insan asıl istediği iş için çalışırken daha istekli ve daha heyecanlı olurmuş gibi geliyor? Senin için de böyle oldu mu? 

Kesinlikle, istasistik okurken çok az derse giderdim ama dört yılın sonunda konservatuvarda geçirdiğim zamana bakınca neredeyse dört yılımın tamamını bölümde geçirmiş gibi hissediyorum. Çünkü zaman geçtikçe tiyatroyu daha çok sevmeye başladım. Hele meslek oyunculuk olduğu için kendinizle uğraşmaya başladıkça bitmek bilmeyen ve vazgeçilmesi çok zor bir sürece girdiğinizi düşünüyorsunuz. En azından benim için böyle oldu. Bu yüzden hem çok heyecanlı hem de çok yorucu. Ama insanın sevdiği bir şey için emek verdiğinde yaşadığı mutluluk her şeyden güzel. 

Bildiğim kadarıyla, öğrenciyken aynı zamanda oyun yazıyordun. Oyununu sergileme ve yönetme imkanın da oldu. Bize ilk yazdığın oyun olan AVLU'nun konusundan ve oyunun sahnelenme aşamasına gelmesine dek yaşadıklarından bahseder misin?