8 Şubat 2017 Çarşamba

Öykü Yazarlarıyla Söyleşiler (8): Mevsim Yenice

“Hemen hemen anlatılacak her şey, söylenecek her söz, önceden birileri tarafından parsellendi. Bize farklı bakış açısıyla, başka bir dille anlatmak kaldı.”


Edebiyat dergilerini takip edenlerin 2015 yılından beri öykülerine aşina olduğu Mevsim’in hem Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri’nde iki yıl üstüste farklı öykü dosyaları dikkate değer bulundu, hem de AltKitap Öykü Ödüllerinde bir öyküsü (“Açık Artırma”) birinciliğe layık görüldü. Henüz “kitapsız”ken kendisiyle buluşup, öykücülüğüne ilişkin bilgiler almak istedim.

Seni ilk tanıdığımda 2015 yılında altKitap ödül töreninde birinci olmuştun. “Açık Artırma” isimli öykün, gerçekten harikulade bir fikirden yola çıkılarak yazılan bir öykü. Yazarlığının miladı olarak o günü belirlesek, önce geçmişe gidelim istiyorum. Bana göre yazma uğraşı, yazdığını yayımlatma kısmından çok bağımsız. Yaratım anlamında, insanın kendisiyle cebelleştiği bir süreç. Yazmaya başladığın o zamanlardan, ilk ödülünü alana dek geçen zamanı düşündüğünde, yazdıklarını yayımlatabilir değerde gördüğün o ilk an’ı anlatır mısın? İlk öykünü (2014 yılının Aralık ayında altzine’de yayınlanan “Çizgilere Basmadan Yürümek”) insanlarla paylaşmaya nasıl karar verdin?

Yaratma sürecim çok eskiden başladı aslında. Çocukluğumdan bu yana kendimce bir şeyler yazıyorum. Ama yazdıklarımı birer öyküye dönüştürme çabası 2014 yılının ortalarına denk geliyor. Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Atölyesi bu konuda attığım ilk adım oldu. Atölyeye başladığımda aslında bir şekilde artık öyküler benden çıkıp okuyucuyla buluşmuş oldu. Geri dönüşü olmayan bir yol. Altzine’i eskiden beri takip ediyordum. 2014’ün Kasım ayında bir sonraki sayının “çizgi” temasında olacağını görünce temaya uygun bir öykü yazdım ve atölyede arkadaşlarıma okudum. Yorumlar olumluydu. Ardından şansımı denemek için öyküyü altzine’e yolladım. Yayımlandığını gördüğümde çok sevindim. Ama dediğim gibi o öykü dergiden önce atölyedeki arkadaşlarımla paylaşılmıştı zaten. Yani atölyede aldığım yorumlar, öykülerimi dergilere göndermem için cesaret verdi diyebilirim.

2014 yılının Aralık ayında altzine’de ilk öykünün yayımlanmasından “Açık Artırma” isimli öykünün ödül almasına kadar geçen sürede yazmak konusunda kendini nasıl geliştirdin? Bu süreçte edebiyatla ilgilenen yeni arkadaşların oldu mu? Edebiyatına katkıları olduğuna inanıyor musun?

Aslında iki öykü arasında çok uzun zaman yok. İki ay kadar bir süreç var. O sürede okumaya, atölyeye ve yazmaya devam ettim. Süreç kendiliğinden gelişti. En güzel yanı da bu sanırım. Atölyedeki arkadaşlarımın, ki iki yılın sonunda artık dostum oldular, katkısı göz ardı edilemez. Benim için edebiyat en çok da etkileşim işi sanırım.

23 Eylül 2016 Cuma

Öykü Yazarlarıyla Söyleşiler (7): Ezgi Polat

Uzun süren bir aradan (neredeyse üç yıl!) sonra yeni bir "kitapsız" öykücü söyleşisi ile karşınızdayım. Ezgi Polat, kısa bir süre içerisinde Notos, Sözcükler ve Kitap-lık gibi önemli edebiyat yayınlarında öyküleri yayımlanmış, çok çalışkan ve yetenekli bir yazar. İkinci öykü dosyası üzerinde çalışmakta olan Ezgi’nin bu kadar verimli çalışması ve gözlerindeki istek, “kitapsız” öykücülükten “kitaplı” öykücülüğe geçişinin uzun olmayacağının habercisi.


Klasik bir soru ile başlayıp ısınalım. Yazmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Aslında bilmiyorum. Bu içten gelen bir şey sanırım. Böyle sorulduğu zaman çok bulanık geliyor yanıt bana. 2013 yılının Ekim ayında bir roman yazmaya başladım. Hep aklımda taşıdığım, daha önce de yazmaya başladığım ancak bir talihsizlik sonucu bıraktığım bir işti. Ofiste masa altından kitap okumaya, öğlen araları yemek yemek yerine bir şeyler yazmaya, geceleri uyumamaya başlayınca; hayatımı yalnızca yazarak ve okuyarak geçirmek istediğimin farkına vardım ve Ocak 2014’te işi bıraktım. Romanla birlikte öyküler karalamaya da başlamıştım o sıra. Daha geriye bakacak olursak lise ve üniversite yıllarında çeşitli müzik gruplarında solisttim, bu dönemde şarkı sözleri ve şiirimsiler (şiir demeye utanıyorum) yazmakla kafayı bozmuştum. Eskiden beri günlük tutarım. Bu sene bir anı defterimde çocukken yazdığım öykü ve şiirlere rastladım. Bir sayfalık şeyler, altlarında imzam vardı. Önce duygulandım, sonra şaşırdım açıkçası. Çünkü o yaşlarda öykü kavramının ne olduğuyla ilgili bir fikrim olmadığına eminim. Sorsalar, Yok canım, derdim herhalde. Ama demek ki böyle bir itki varmış. Yani şimdi siz söyleyin, ben ne zaman yazmaya başlamışım?

İlk olarak hangi öykünüz, ne zaman ve nerede yayımlandı?

Arkadaşlarımın ısrarıyla bir blog açmaya karar verdim, sanırım 2014 yılıydı. Blogumdaki öykülerden birini Merdiven Altı Edebiyatı’nda yayımlamak istediler. Aslında ilk olarak böyle başladı. Sonra Peyniraltı EdebiyatıYalnızlar MektebiNotosKarahindibaÇevrimdışı İstanbulDünyanın ÖyküsüSözcükler ve Kitap-lık dergilerinde öykülerim yayımlandı.

Özellikle yeni başlayan yazarlar birilerine okutmak ister yazdıklarını. Bu süreçte kendinizi nasıl geliştirdiniz?

Çevremde gerçek bir edebiyat eleştirisi alabileceğim kimse yoktu. Bu da işin en zor yanlarından biri. Yazdıklarımı eşime ve birkaç arkadaşıma okutuyordum ama bir yandan onları rahatsız ettiğimi düşünüyordum ve içim içimi yiyordu. O rezil şeylerle kimsenin vaktini almak istemiyordum açıkçası. Bir atölyeye gidip gitmemek konusunda bir türlü emin olamıyordum, önyargılarım da vardı açıkçası. Sonra birden esti ve cesaretimi toplayıp Notos Atölye’ye gitmeye karar verdim. Bilinçli bir gelişimin miladı oldu bu karar benim için. Sabretmeyi, metnin üzerinde defalarca kez çalışmayı, onu ince ince işlemeyi, laf kalabalıklarından ve dil yanlışlarından kurtulmayı, anlatıcı sorunlarına daha derinlikli bakmayı öğrendim. Atölyede öğrendiklerimin yazmak, okumak, bir metni çözümlemek, dolayısıyla kendine daha eleştirel bakabilmek adına bana çok katkısı olduğunu düşünüyorum. Hepsinden önemlisi, Semih Gümüş sayesinde oldukça değerli kitaplarla tanıştım. Onlar şimdi masamın başköşesindeler.


19 Eylül 2016 Pazartesi

Neye Baktım Neyi Gördüm? Pazartesi Yazıları 7: Çocuk İnsan

1946 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüş Herman Hesse'nin Siddharta'sı Henry Miller'ın "Kutsal Kitap'tan kat kat üstün bir ilaç" olarak değerlendirdiği bir kitap*.

Kitabın 1922 yılında yayımlandığı düşünüldüğünde, yayımlanmasından sonra geçen onca süreye rağmen kitabı okunur kılan nedir?

Siddharta'nın yayımlandığı dönem Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen yıllar. Öldürülmeden, delirmeden, intihar etmeden hayata tutunabilmeyi başarmış insanların ayakta durabilmesini sağlayabilen ne olmuş olabilir o dönemde? Yıllar sonra başka bir coğrafya sözde sebeplerle bir savaşa sürüklenmiş durumda ve savaşa karar verenler halk tarafından yeteri kadar oy alanlar değiller. Tüm tartışmaların üzerinde bir meşruiyet sorunu tepemizdeyken, elimizden yapacak bir şey geliyor mu? Nazi soykırımı sonrası yaşanan vahşeti üzerinden atamayan Zweig ailesi gibi intihar mı etmeli? 

Siddharta, yazıldığı dönemde dinler üzeri bir evrensel değer üzerinden insanlığı sorgulaması ile değer bulmuş olmalı.

2015'te yaşadıklarım, beni her zaman ilgi duyduğum spiritüel alana daha da yaklaştırdı. 2016'da bu yolda daha çok okuyor ve düşünüyorum. Öte yandan kurgu kitaplarını okumaya da eş zamanlı olarak devam etmeye çalışıyorum.

Elimizde tek kalan okumak, yazmak, üretmek. Ne iş yapıyorsak yapalım kendimize dönüp düşünmek.

Bir tatil dönüşü, ofise geldiğiniz bir Pazartesi sabahı ise bu sabah, isteksiz... Bir şeyleri değiştirmek için gücünüz olsun. Mutluluk ve istekle uyandığınız Pazartesi günleriniz olsun. İyi haftalar.

* Can Yayınları, 2015 baskısının arka kapağından alıntıdır.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Neye Baktım Neyi Gördüm? (Pazartesi Yazıları 6: Gerçek ben)

Uzun bir aranın ardından Pazartesi notlarımla karşınızdayım. Nerede durur, nerede yürürüm ben de bilmiyorum. Ulaşmak değil, yol almak amaç... İyi haftalar.

Gerçek ben

Evimdeki kanepeye uzanmışken, "gerçek ben"im. Yoksa iş yerinde sohbet ederken mi? Yoksa gerçek, olmak istediğim "ben"e ulaşmaya çalışırken geçen süreç midir? Ucu açık bir süreç mi benim benliğim?

Kendimi en keyifli hissettiğim zamanlardaki kendime güvenimle "gerçek ben"im? Sevdiğim bir şarkıyı büyük bir istekle söylerken? Yoksa aksine kendimi en çok sakladığım zaman mı? Ya heyecanlandığım zaman?

Haftaya başlarken takım elbisenin altındaki adamların çocukluklarını düşündüm elimde kahve ile ofise doğru yürürken. Ya da o çok ciddi gözükmeye çalışan şişman kaşları çatık kadını evde pijamalarıyla. Gerçek hepsi mi? Anlamını yitiren her an mı gerçek?

Kimlik ve hatta benlik sorularıyla dolu kitaplara elim gitti yine.

2015'in benim için en değerli keşfi, çok da bilinmeyen öykücü Fikret Ürgüp'ün kitabında altını çizdiğim bir satır geldi aklıma:
Not: Okuyanus Yayınlarından Nisan 2015'te yeniden basılan bu kitap da bu cümleyi kapağına almış.



9 Haziran 2014 Pazartesi

Neye Baktım Neyi Gördüm? (Pazartesi Yazıları 5: Sanat ve İşaret)

Blogda konuk yazar işini sevdim :) "Kitapsız" öykücü söyleşilerimden birisinin konuğu Mesut Barış Övün idi. Bu hafta kendisinin bir denemesini paylaşıyorum. Geçmiş zaman söyleşimiz burada, blogu ise burada. Kendisine çok teşekkür ediyorum.


"Bana anlamlı bir iz gösterin, onu takip edeyim." Bu, Enis Batur’un okurken işaretlemediğim için şimdi hangi kitabında olduğunu bilemediğim / bulamadığım bir cümlesi, yaklaşık olarak. Siz de kabul edersiniz, bugün bizi -daha ziyade şehirde yaşayanları- çevreleyen dünya sıkılmak fiilini sözlüklerden silecek kadar çok şey sunuyor önümüze. Önceki nesillere kıyasladığımızda, bir seçenek bombardımanı altındayız. Gene de boşluğa düşmenin, sıradanlaşmanın iyiden iyiye kolay olduğu bu ahir zamanlarda takip etmeye değer bir "anlam izi" çıkarsa karşımıza, şanslıyız.

25 Mayıs 2014 Pazar

Neye Baktım Neyi Gördüm? (Pazartesi Yazıları 4: Tuhaf Bir Pazartesi Yazısı)

Artık her Pazartesi değil, "bazı" Pazartesiler karalamaya devam... Bu hafta ilk defa blogda konuk bir yazar var. Blog kardeşim, öykücü Onur Çalı beni kırmadı, bu hafta bir yazısını paylaştı. Kitapları burada, blogu ise burada. Kendisine çok teşekkür ediyorum.

***
“pazar günleri pazartesi alır beni”
Haftanın Sonu, Pinhani

Balkan göçmeniyiz biz. Ben burda doğdum, annem babam da öyle. Ama anneannem, allah rahmet eylesin, hele alzheimer’ı ilerledikçe oraları anlatır dururdu. Uzun saçlarım vardı o zaman derdi, ne güzel kilimler dokurdum derdi. Bir tanesi bizim evde hâlâ durur. Kırmızısı baskın, eski bir kilim.

Hastalığı ilerledikçe beni unutan anneannem bu halıyı unutmazdı, oraları unutmazdı. Çünkü oraların diliyle konuşurdu. Tamam, Türkçe konuşuyordu ama işte araya Sırpça sözcükler katarak. Katmasa da, Zeki Müren gibi konuşamazdı zaten Türkçe’yi. Pazarertesi derdi mesela. Nedense bunu hatırladım şimdi, bu yazı için oturduğumda. Doğrusu, anneannemin Pazarertesi deyişini hatırladım da oturdum yazmaya.

***

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Neye Baktım Neyi Gördüm? (Pazartesi Yazıları 3)


Yazarlar neden yazıyor? Ben kimim? Neden yazıyorum? 

Benlik sorunu edebiyat alanında irdelenmeye devam edilen önemli ve büyük bir soru. Cevabını kesin olarak bulamayacağımıza inandığım benliğe ilişkin soruların ilki: "Neden yazıyorum?" 

Uzun zamandır eş zamanlı okuduğum kitaplar arasında Metis Yayınları'ndan Murathan Mungan'ın seçtikleriyle "Yazıhane" isimli bir kitap var ve burada irdelenen mesele tam da bu. Diyaloglar etkinliklerinin birinde Ayfer Tunç'un ilk yazmaya ve kendisiyle söyleşiler yapılmaya başlandığı dönemde aynı şeyi düşündüğünü ve bulduğu en güzel yanıtın Walter Benjamin'in Pasajlar isimli kitabında (yazarlar değil de şairler için) yazdığı bir söz olduğunu söylemişti:


"Şair, gönlünce kendisi ve bir başkası olabilme gibi eşsiz bir ayrıcalıktan yararlanan insandır. 
Tıpkı bir beden aramak için dolanıp duran ruhlar gibi, şair de istediği zaman, bir başkasının kimliğine girer. Herkesin kişiliği ona açıktır. Eğer belirli yerler kapalıymış gibi görünüyorsa, bunun nedeni o yerlerin şair için görülmeye değer olmamasıdır."

21 Nisan 2014 Pazartesi

Neye Baktım Neyi Gördüm? (Pazartesi Yazıları 2)

Şiir, hayat mı? Gümüşlük Akademisi, Che Guevera, Füruğ Ferruhzâd ve Onur Behramoğlu...

"Neden Pazartesi sendromu yaşıyorum? Seçme şansı verselerdi şu anda yapmakta olduğum işi yapar mıydım?" diye zaman zaman düşündüğünüz oluyor mu? İşte şiiri düşünmek böyle soruları kendimize sormak gibi bir şey. Çevremdeki çoğu arkadaşım, "şiir okuyan mı kaldı?" derler ben şiir deyince. Onlar için değil, onları şiirden soğutan şairlere, onların orta okul edebiyat öğretmenlerine ve tabii devletin müfredat sistemine üzülürüm. Bir şans verseler, belki de şiir tahmin ettikleri gibi bir şey değil... 


Geçen hafta, Gümüşlük Akademisi'nin Arnavutköy şubesinde "Şiirin Müziği" isimli atölyemizin son günüydü. Atölyemizin anlatıcısı şair Onur Behramoğlu,  iyi niyeti yüzünden okunan nadir insanlardan biri. Onur ile dört haftalık kısa bir sürede İspanyolca yazan şairler, Fransız şairler, Yunan şairler, İranlı şairler ve son olarak Türk şairler üzerinden şiire ilişkin birçok şey öğrendik. Slaytlar, fotoğraflar, videolar ve şarkılar ile bezediği anlatımı, hiç şiir sevmeyen birisine bile şiiri sevdirebilir. Kış döneminde atölyeyi yeni programı ile yakalayabilen olursa şanslı, benden söylemesi. Hem Che Guevera katledildiğinde çantasından hangi dört şairin kitabı çıkmıştı, bilen var mı?*


14 Nisan 2014 Pazartesi

Nereye Baktım Ne Gördüm? (Pazartesi Yazıları 1)

Haftanın her Pazartesi günü, artık haftalık yazılarıma yer vermeye karar verdim. Bazen güncel notlar bazen kafama takılanlar...


Seçimlerden sonra edebiyat dünyasında neler oluyor?


Edebiyat dünyası seçimler sebebi ile Mart ayını oldukça durgun geçirmişti. Mart ayında çıkacak kitapların büyük bir çoğunluğu Nisan ayına ertelenmişti. Bu kitaplar arasında Doğan Yarıcı'nın İs Odası isimli öykü kitabı heyecanla beklenenlerden birisi oldu. Kitabın ilk yarısı öykü, ikinci yarısı ise küçürek öykü türünde metinlerle dolu. Bilmeyenler için küçürek öyküyü kısaca İngilizce'de "short short story" olarak anlatılan şiir ve öykü türü arasında bir kavram olarak düşünebiliriz. Küçürek öykülerle benim ilk tanışmam Ferit Edgü ve Doğan Yarıcı metinleriyle olmuştur. Doğan Yarıcı'nın yeni kitabı uzun bir aradan sonra gelişi sebebi ile heyecan verici.

Edebiyat dünyasındaki durgunluk devam ediyor mu? Edebiyat dergilerinden birisinin satışı son zamanlarda artarak devam ediyor. Seçimlerden sonra durulan sulara Notos dergisi Nisan-Mayıs sayısı ile bir hareket getirdi. Bu özel sayıda Notos ekibi, Türk öykücülüğünün dönüştürücüsü Sait Faik Abasıyanık hakkında özel bir dosyaya yer verdi. Dosyada yer alan yazılar Sait Faik için hep söylenen klişe sözleri ve konuları bir tarafa atarak, yeni düşünceler ortaya koymuşlar. Değerli yazıların yazarlarından bazıları Murat Gülsoy, Behçet Çelik, Faruk Duman, Haydar Ergülen, Ahmet Büke, Oylum Yılmaz...