30 Kasım 2011 Çarşamba

2011 Film Ekimi


Film Ekimi'nin onuncu yılında filmler arasından sadece üç tanesini seçip izleyebildim. Tehlikeli İlişki şu anda Türkiye'de gösterime girmiş bile. Bu sebeple her üç filmi birden kısaca not edeyim istedim.


The Melancholia (directed by Lars von Trier)

Filmi seçme sebebim: Tabii ki, filmin yönetmeni. Nazilere kendisini yakın hissettiğini söylemesi sonrasında Cannes Film Festivali'nde yer almayan yönetmen bence bu fikirlerine rağmen bir dahi olarak nitelendirilebilir. Bu filminden önce Manderlay ve Dogville'i izlemiş ve beğenmiştim.

Yorum: Film iki bölümden oluşuyor. Her bölümde kardeşlerden birinin gözünden bakıyoruz olanlara. Dünyaya çarpacağı iddia edilen bir gezegen söz konusu. Evlilik, depresyon ve dünyanın sonu gibi çok temel konulara farklı bakış açılarıyla yaklaşılmış. Sadece sinematografik değil aynı zamanda senaryo kurgusu bakımından da çok derinlikli ve ince elenip sık dokunmuş bir film. Son derece etkileyici. Çok beğendim şeyler hakkında yorum yapmak hep en zorudur dolayısıyla filmin etkisinden kurtulmanın çok kolay olmadığını söyleyemekle yetinmeliyim.

Trier'in Justine'in elinde buket ile yukarıda gördüğünüz fotoğrafında, 1852 tarihli Ophelia isimli John Everett Millais tablosundan esinlenildiği görülüyor. Sanatlararası etkileşimin açık bir örneği.




A Dangerous Method (directed by David Cronenberg)

Filmi seçme sebebim: Filmin Sigmund Freud ve Carl Jung arasındaki çekişme ile olduğunu biliyor olmam.

Yorum: Modern psikoanaliz metodları üzerine tartışmalar enteresandı ancak yine de, haddim olmasa da, senaryoya müdahale etmek istedim.

Film Christopher Hampton'ın "The Talking Cure" isimli oyununu temel almakta. (Oyun sonradan John Kerr'in "A Most Dangerous Method: The Story of Jung, Freud, and Sabina Spielrein" isimli kitabına temel oluşturmuş.) Hikâye, Jung'un (Michael Fassbender) hastası Sabina (Keira Knightley) ile iletişim kurmaya çalışması ile başlıyor. Sonrasında Jung'un Freud (Viggo Mortensen) ile tanışması ile olaylar gelişiyor. İlk başta sadece Sabina'nın ruhunun incelikli noktalarını anlayacağımızı zannederken, kendinizi Jung'u anlamaya çalışırken buluyoruz.

Filmin cinsel özgürlüğe, çok eşliliğe ilişkin olması güzel, filmi bir yandan da vurucu yapan öğelerden bazıları bunlar. Ancak senaryosuna müdahale etme istiyor oluşumun ilk sebebi psikoanaliz hakkında temel bir kaç bilgiyle izleyenleri tanıştırmıyor oluşu. Az da olsa filmin buna ihtiyacı var. İkincisi ise bazı şeyler eksik kalmış gibi. Örneğin mazoşizm ile ilgili yorumlar hiç yer almıyor, oysa filmde baskın durumlardan birisi. İkinci örnek rüyaların yorumu. Jung'un rüyası ile ilgili vapurda Jung-Freud konuşması var, ama daha ötesi de olsun istiyor insan. Rüyaların yorumlanması psikanalizmde önemli bir konu olmalı ve insanların çoğunda fazlasıyla merak uyandırabilecek bir alan. Fakat yine eksik kalıyor film bu açıdan.

Sabina'nın, Jean Piaget and Melanie Klein'ı etkilemesi ve Rusya'ya da psikanalizmi tanıtması bakımından önemli rolü olduğuna ilişkin görüşler de mevcut. Konuyla ilgili bir araştırma yapmamış olduğum için bu kısımlarda sadece bir şeylerin eksik kalabilmiş olmasını söylemekle yetinmem gerekiyor.

Oyunculuklarda Fassbender ve Knightley'i özellikle beğendim. Fassbender ayrıcalıklı bir noktaya taşımış oyununu ancak senaryoda buna izin verilmesi de kendisine yardımcı olmuş... Fakat sonuç olarak filmin derine inememiş olması büyük bir eksiklik. Yine de aklımda yer ettiğini söyleyebilirim.

Not: Yazıdan sonra konu ile ilgili detaylı bir kitap okumanın ilginç olabileceğini düşündüm. Henüz okumadım ama Engin Geçtan'ın "Psikanaliz ve Sonrası" isimli kitabını okumayı planlıyorum. İlgilenenler için: http://www.metiskitap.com/Catalog/Book/4591.


 


Le Skylab (directed by Julie Delpy) 

Filmi seçme sebebim: Julie Delpy'i severim, hem oyuncu olarak (örneğin "Before Sunrise" ve "Before Sunset") hem de "Two days in Paris" filmindeki yönetmenliğini ve o filme benzer bir film ile karşılaşacağımı düşünmem.

Yorum: Film çok iyi değildi, ama kalbime dokunan bazı sahnelerinin yanında komik olan bazı sahnelerinin de var olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Küçük kız ve kızın hayata bakışı dokunaklı olmakla birlikte, ikinci yarıda ailenin bazı durumlarının biraz abartılı olduğunu düşünüyorum. Yine de hoşça vakit geçirmedim diyemem.


Sarı


"Birden çocukken en sevdiği rengin sarı olduğu aklına geldi. Bu hatırlayış şaşırttı onu. Nasıl da değişiyordu insan zamanla. Uzun zamandır kendini solgun gösterdiğini düşündüğü sarıdan hiç hoşlanmıyor ve bu rengi üzerinde taşımak istemiyordu. Çocukken böyle şeyler düşünmüyordu insan ne de olsa. Güdüleri ve beğenileri üçüncü kişilerin gözüyle kirletilmiş olmuyordu henüz. Mutluluğun aranan bir şey haline henüz dönüşmediği zamanlardı onlar." (Yalçın Tosun - Peruk Gibi Hüzünlü s. 99 "Bir Gök Bakımlık" isimli öyküsünden alınmıştır.)
*Fotoğraf YKY internet sitesinden alınmıştır.

17 Kasım 2011 Perşembe

Birsen Tezer - Cihan

Eski albümleri zaman zaman tekrar dinlemeyi çok severim. Onların sırası gelir zira bir anda... Bu sefer bir sabah "Şarkılarım Senindir" diyerek uyanmıştım ve "Light" isimli Bülent Ortaçgil albümü çalmaya başlamıştı bile.

İnternetten sipariş ettiğim öykü kitaplarım arasında bir de müzik cd'si var bugün: Birsen Tezer'in "Cihan" isimli albümü.



Birsen Tezer'i ilk olarak Bülent Ortaçgil albümlerindeki gizemli kadın sesi olarak tanımıştım. Sonra da konser videolarında izlemiştim.. Geçen yaz gittiğim Bülent Ortaçgil "Senfoni" konserinde ise ilk defa canlı izledim. Konser sonrası bir gün blogları gezerken şu şarkıyı dinledim: "Bilsen". Sonra "İstanbul"a denk geldim ve kendimi tekrar tekrar şarkıları dinlemek isterken buldum. Sonrasında Kadıköy'de üç dört müzik market (Mephisto, Seyhan, Nezih vb.) dolaştım. Albüm tükendi dediler. Hatta bir tanesi (Kadıköy Seyhan), benden tam beş dakika önce bir hanımefendinin gelip iki tane aldığını söyledi. Nasıl bir tesadüf. Albümün 2009 yılında çıkmış olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim. (Yani Birsen Tezer'in albümünü keşfimde biraz geç kalmış olduğumu itiraf etmeliyim.)

Albümde Bülent Ortaçgil'in ünlü "Değirmenler" şarkısı tekrar yorumlanmış. İlhan Şeşen'in "di gel yanıma" isimli bir şarkısı var. Bundan başka Erkan Oğur'un sihirli elleri de bazı şarkılara dokunmuş. Bülent Ortaçgil ve Zafer Cınbıl izleri de mevcut.

Albümde yoğun bir samimiyet hâkim.Bu da sizi başka diyarlara götürmek için yetiyor. Albümün genelindeki bu hava dışında, her şarkının kendine has bir havası da var. "Bilsen" şarkısıyla albümü almak için beni ikna eden bu tarz, bana en çok "İstanbul" şarkısında dokunuyor. Birsen Tezer bu şarkıyı yazıp bestelerken nelerden etkilendi, nasıl bir ruh hâlindeydi onunla bu konuda sohbet etmeyi çok isterdim ancak nasıl bir ruh hâli ise, her dinleyişimde bana da geçiyor. Erkan Oğur'un müziğiyle "Seher Vakti" ve Birsen Tezer'in yaratıcılığının diğer bir ürünü "Sus Pus" şarkıları ise tam albüm bitmek üzereyken bulacağınız diğer güzel  şarkılar.

Aklımda yazacak pek çok şey var; oysa hayat diyor ki, sabret önce önündeki işi bir hâle yola koy...

"...
seni sevdiğimi anladığım günden beri
hiçlik değişti yokluk değişti
karşılıksızlığım dengeleşti
günler değişti sana dönüştü
nasıl gördüğün düşü yeniden istersen
nasıl yılgınlıktır sabah zilleri
zamanı gelince nasıl terkeder kuşlar
kaçıyor muyuz kalacak mıyız?
yoksa çığlık çığlığa
..."
(Cihan, 5, Çığlık Çığlığa, Söz ve Müzik: B. Ortaçgil)