24 Mart 2013 Pazar

Tiyatro Oyunu: BENT

İstanbul’un en yeni tiyatrosu Tiyatro D22’deyim. Galata, Şair Ziya Paşa Yokuşu’nda yer alan Hamursuz Fırın’da. Bir süredir kültür-sanat etkinliklerinin gerçekleştiği bu mekânda artık gencecik, gözleri ışıl ışıl parlayan üç konservatuvar mezunu Berkay Ateş, Can Kulan ve Emir Çubukçu kurdukları tiyatro topluluğunun oyunlarını sergileyecek. Yönetmenliğini Meltem Cumbul’un yaptığı ilk oyunları Bent, Mart ayının başında prömiyer yaptı ve Haziran ayına kadar Hamursuz Fırın’da sahnelenmeye devam edecek.


Aslen bir tiyatro metni olan Bent, günümüzde daha çok 1997 yılında Sean Mathias tarafından çekilen aynı isimli film ile biliniyor. Clive Owen’ın baş rolünü oynadığı, önemli yan rollerden birisini de Mick Jagger’in üstlendiği o etkileyici filmin senaryosu Martin Sherman tarafından 1976 tarihinde yazılan bir tiyatro oyunu. İngiltere ve İtalya gibi ülkelerde sahnelenmiş. Hatta filmde Clive Owen’in, bu oyunda da Berkay Ateş’in canlandırdığı baş rol Max’i İtalya’da Mehmet Günsur canlandırmış. Hem de tam dört yıl boyunca. Bu oyundan sonra Mehmet Günsur, Ferzan Özpetek’in Harem Suare filminde oynuyor. Oyunun Türkiye’deki prömiyerinde izleyiciler arasında Mehmet Günsur de var ve oyunu beğendiğini söyleyerek oyuncuları tebrik ediyor.

Türkiye’de ilk kez sahnelenen oyunun yönetmeni Meltem Cumbul olunca oyunda Eric Morris metodundan izler olduğunu tahmin ediyordum fakat bunun bize de “hissettirilmesi” sürpriz oldu. Oyunun başlama saatinden sadece beş dakika önce seyircilerin içeri alınmasının sebebi bu. Salona girdiğinizde oyuncular sizi ne hissettiklerini söylerek karşılıyorlar, kendileri ile konuşuyorlar: “Çık dışarı.”, “İstediğimi yapabilirim.” Enerjileri çabucak seyirciye geçiyor: “Ne hissediyorum?”, “Kalbim hızlı çarpıyor.”, “Mendilimi unuttum, o yüzden rahatsızım.”, “Sizi görüyorum.” Bent, Türkiye’de Morris metodunun uygulanıyor olması bakımından da önemli. Oyunun yönetmeni Meltem Cumbul bu metodun eğitmenliğini yapıyor. Ona göre bu metot ile oyuncu, içindeki seslere ve ruhunda olan bitene kulak vermeli. Rol yapmamalı, o olmalı. Bu yüzden de oyuncular hissettiklerini dışavuruyorlar.

Bent, Nazi Almanyası baskısı altında cinsel kimlikleri farklı olan insanların yaşadıkları sıkıntıları konu alıyor. Farklılıkları olan insanların yaşadıkları, özgürlüğün elde edilebilir olup olmadığı, her türlü seçimin bir sonucu olması ve baskının en derini. Nazi Almanyası dendiğinde sadece Yahudi soykırımı değil, ötekileştirilen diğer toplumsal sınıfların da zorluklar yaşadıklarını hatırlatan oyun, baskıcı yönetimlerin en çok da farklı olanları etkilediğini bir kez daha hatırlatıyor. Normal kimdir? Doğru olan hangi seçimdir?



Oyunun müziklerini Nurkan Renda hazırlamış. Ünlü Streets of Berlin şarkısını seslendiren de kendisi. Tiyatro oyununa önceden hazırlanan kısa film kayıtları zenginlik katıyor. Örneğin geniş kadrolu parti sahnesi ve vurucu sahnelerden birisi olan toplama kampına götürülmeden önce Nazi subayı ile geçirilen tren yolculuğu sahneleri kısa filmler aracılığıyla sahnedeyi tabloya yansıtılıyor. Sahne oyunu ile filmler içiçe geçiyor. Kısa filmlerin hepsinin yansıtıldıkları platform Picasso’nun Guernica tablosunun bir reprodüksiyonu. Bu da bir tesadüf değil.

Oyunun ilk yarısında Max’ın, dansçı erkek arkadaşı Rudy ile beraber yaşadığı eve konuk oluyoruz. Greta’nın kulübündeki parti sonrasında sarhoş olan Max, partide tanıştığı asker Wolf ile geceye devam etmekte, Rudy dışarda kalmaktadır. Sabah Max ayıldığında önceki gece ile ilgili pek bir şey hatırlayamaz, Wolf hatırlatmaya çalışsa da eğlence tam anlamıyla sona ermiştir. Kapı çalar, birisi Wolf’u sorar. Çünkü Hitler’in baş danışmanlarından birisi eşcinsel olması sebebi ile öldürülmüştür. Artık Naziler sadece Yahudiler’den değil, eşcinsellerden de kurtulmak istemektedir.

Kaçış başlar, bir süre bir ormanda saklanan Max ve Rudy zor günler geçirir. Tam da bu dönemde Max bir seçim yapar. Rudy’i tek başına arkasında bırakabilecekken bırakmamayı seçer ve bu sebeple amcasının onun için ayarladığı tek kişilik tren bileti ve kimliği geri çevirir. Israrla çift bilet ve çift kimlik için amcasıyla pazarlık yapar. Bunun karşılığında amcası gibi gizli bir kırık olmayı ve göstermelik bir evlilik yapmayı teklif eder. Max Rudy’i geride bırakmamak için tek başına mücadele etmeyi seçmiştir fakat sonunda subaylar Max’i ve Rudy’i ormanda bulur. Diğerleri ile birlikte Dachau Toplama Kampı’na götürmek üzere yakalanırlar.


Subay: Arkadaşın mı?
Max: Hayır.
Subay: Vur ona. Böyle.
Subay: Vur ona. (Max kımıldamaz.) Arkadaşın mı?
Max: Hayır. (Gözlerini kapar. Rudy’nin göğsüne vurur. Rudy çığlık atar.)
Subay: Gözlerini aç. Tekrar. (Max Rudy’nin göğsüne vurur.) Tekrar! (Max Rudy’nin göğsüne vurur, ve tekrar ve tekrar...) Yeter. (Rudy’yi yere, Max’in ayakları dibine iter.) Arkadaşın mı?
Max: Hayır.
Subay: (Gülümser.) Hayır.

İkinci yarıda Max ve trende tanıştığı Horst’un Dachau Toplama Kampı’ndaki yaşamına tanık oluyoruz. Max artık tamamen farklı bir ruh hâlinde. (Berkay Ateş’in ikinci yarıda alnından damlayan terler boşuna değil.) Birinci yarıda Rudy’i geride bırakamayan Max’in yaşamını kaybetmemek için yaptığı seçim ile “doğru olanın ne olduğunu” sorguluyoruz. Yaptığı diğer bir seçim sonucunda da pembe üçgen yerine Yahudi olmak anlamına gelen sarı yıldızı almayı başaran Max, yıldızı almak için ödediği bedeli anlatırken bile son derece sakindir:

“Yapamaz dediler, o biraz kırık dediler, ama ben yaptım. O kızla yattım. O kız belki ölüydü.”

Max’in bir yanında, tren yolculuğundan beri tanıdığı, pembe üçgenini gururla taşıyan Horst var. Toplama kampında sarı yıldızlı Yahudiler ve pembe üçgenliler arasında, yaptıkları işler ve yaşadıkları barakalar bakımından sınıfsal farklılıklar var. Sarı yıldızlı Yahudiler ne kadar kötü şartlarda yaşıyorlarsa, pembe üçgenli eşcinseller daha da kötü şartlarda yaşıyorlar. Bu sebeple Max, yaşama tutunmak için gerekenleri yapıyor ve sarı yıldız alıyor. Horst ile beraber aynı işi (Nazi’lerin akıl oyunlarından biri olan taş taşımak) yapabilmesi ve Horst hastalandığında ona ilaç bulabilmesi bu sarı yıldız sayesinde mümkün olabiliyor.

Oyunun en etkileyici sahneleri Max’in ve Horst’un taş taşırken birbirlerine bakmayarak veya baktıklarını fark ettirmeyerek iletişim kurabilme çabaları. Sonrasında ise mola zili çaldığında ayakta, dokunmadan ve hareket etmeden Max’in ve Horst’un birbirleriyle sadece konuşarak sevişmeleri. En baskıcı düzende bile aşk var olabiliyor ve bu aşk Max’in değerlerini sorgulamasına sebep olabiliyor.

“Seni seviyorum, bunun nesi yanlış?” (Max, Horst'a)

Oyunun İngilizce’den Türkçe’ye tercümesi, oyunda Max’in amcası rolündeki Mesut Özkeçeci tarafından yapılmış. Mesut Özkeçeci 1998 yılında İstanbul Film Festivali’nde bu filmi izliyor ve ardından İtalya’da da oyunu izledikten sonra metni Türkçe’ye çevirmeye karar veriyor. Türkçe’ye “kırık” olarak tercüme edilebilecek olan “bent” sözcüğünü şöyle tarif ediyor:“Nazi Almanyası'nda ve halen bazı Avrupa ülkelerinde eşcinseller için kullanılan argo sözcük.”

Max rolüyle Berkay Ateş, oyunun ilk sahnesinden son sahnesine sırtındaki yükü başarıyla taşıması, Can Kulan Rudy rolü ile pembe çiçekli ayakkabılarıyla ve anlamlı bakışlarıyla naifliği ve Max’e olan saf sevgisi, Emir Çubukçu ise sakinliği ve zaman zaman şaşırtıcı derecede filmdeki Lothaire Bluteau benzeri mimikleri ile bu zor oyunun başarıyla altından kalkıyorlar. Gerçekçiliği izleyiciye geçiriyorlar, irkilmemek elde değil. Oyunun kısa filmlerle zenginleştirmesi güzel bir fikir. Ayrıca Nazi subayı (Sercan Sungur), Max'in amcası (Mesut Özkeçeci) ve ilk yarıdaki deri yelekli kostumü ile Wolf (Necati Kutlu) akılda kalıcı oyunlar yaratıyorlar. 

Filminde Mick Jagger’in canlandırdığı Greta karakteri kısa filmler aracılığıyla Reha Özcan tarafından canlandırılıyor. Oyunda dikkat çeken dövüş kareografisi Filin Yang’a, kareografi Berk Sarıbay’a, dekor tasarımı Barış Dinçel’e, ışık tasarımı Cem Yılmazer’e, kostüm tasarımı İlayda Saran’a, filmlerdeki kostüm tasarımı Bahar Korçan’a ait. Oyunun prodüktörlüğünü Hilal Erdoğan, kısa filmlerin kreatif prodüktörlüğünü ve yönetmenliğini Ali Betil üstlenirken, güzel afişler Mehmet Turgut tarafından hazırlanmış. Yönetmen asistanlığını ise Gamze Karaduman üstlenmiş.



Farklı bir enerjisi olan bu mekânda, öncelikle girişte karşılaşacağınız el yapımı D22 çantalarına ve sandalyelerine, ardından tiyatronun şirin kafesinin duvarlarında yer alan oyuncuların ressam arkadaşlarının hediye ettiği tablolara ve son olarak oyun için sahnenin bulunduğu bölüme merdivenle çıkarken tiyatronun kuruluşuna tanıklık edeceğiniz küçük fotoğraflara göz atmayı unutmayın. Oyun sonrasında hissettiğiniz duygular eşliğinde bunlara dikkat edemeyebilirsiniz. Ayrıca hem ilk hem de ikinci yarının başlangıcında oyuncuların Morris metodu ile ısınmaları size de dokunabilir, oyundan sonra kendinize daha çok “ne hissettiğinizi” sorabilirsiniz.

Homofobikliğin toplumumuzda bu kadar yaygın olmasına rağmen böyle cesur bir ilk oyun ile sahnelerini açan Tiyatro D22’yi, hem öteki olmayı hem de baskıyı anlatmayı seçtikleri için kutluyorum. Siz de görmek isterseniz, oyun Nisan, Mayıs aylarında da devam edecek. Detaylı bilgi için tiyatronun websitesine buradan ulaşabilirsiniz.

*Bu yazı kısaltılmış hâli ile 20.03.2013 tarihinde Şalom Gazetesi'nde ve 21.03.2013 tarihinde Şalom İnternet gazetesinde şu adreste yayımlanmıştır.

Yazan: Melisa Sürücü
Fotoğraflar: Tiyatro D22 websitesinden ve facebook hesabından alınmıştır.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumunuz için teşekkür ederiz. Yazar tarafından yorumunuz onaylandıktan sonra yayımlanacaktır.

Thank you for your comment. It will be published upon approval by the author.