31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'den son notlar: Kitaplar - Filmler - Oyunlar


Senenin son gününde, 2012 senesi boyunca okuduğum kitaplar, izlediğim filmler ve tiyatro oyunları arasından en sevdiklerimi not etmek istedim. Sevdiklerimi not ederken, seçimlerime nelerin veya kimlerin etkili olduğunu da eklemeye çalıştım. 

Kitaplar
Okuyacağım kitapları seçmem genelde zor olmaz. Evde yatağımın hemen yanında uzun bir kulem var, birkaç senedir okumak üzere aldığım fakat araya giren yeni kitaplar sebebi ile hiç bir senenin sonunda tamamını eritemediğim bir kule. Bu kulede zaman zaman sıranın arasından sıraya kaynak yapan kitaplar da olur. Bu kitaplar genellikle Radikal Kitap veya Cumhuriyet Kitap isimli gazete eklerinde yer verilen kitap tanıtım yazıları, bazı blog yazıları aracılığıyla veya edebiyat dünyasından değer verdiğim isimlerin önerileri ile okumaya değer bulduğum kitaplar olur. Bazı kitapları okumak için vaktimin gelmediğini düşünüp birkaç sayfa başlayıp bıraktığım olur. (Bu sene Jonathan Franzen - Özgürlük böyle bir örnekti. Kitabı sevdim, ama daha vaktim var okumak için.) Bazı kitapları çok seveceğimden emin olup da bitmesin diye bitirmediğim bile olmuştur. (Oğuz Atay - Tutunamayanlar. Eski basısına göre Cilt 1 olan kısmı bitirdim, satır altları çizili, dönüp dönüp okurum, alıntılar aklımda yer etmiştir. Kısacası kitaba vuruldum ve bitmesin diye ikinci cildini başucumda saklıyorum bir senedir, sizce normal mi?) Aslında genel olarak "kitap okuma haritam" hep soru işaretleri ile doludur. Bir yol göstericiye hiçbir zaman hayır demem ama onun kim olacağı da önemli tabii.

27 Aralık 2012 Perşembe

SİNEMA: Michael Haneke'den AŞK (AMOUR)

65. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülüne layık görülen Haneke filmi “Amour” (Aşk) ülkemizde bugün vizyona giriyor. Yaşlılık, bağlılık, ölüm ve sevgi gibi temel temaların işlendiği film insanın içine işliyor.


Almanya asıllı Avusturyalı yönetmen Michael Haneke'yi “Das Weiße Band” (Beyaz Bant), “Funny Games” (Tuhaf Oyunlar), “La pianiste” (Piyano Öğretmeni) ve “Caché” (Saklı) gibi filmlerinden hatırlıyoruz. Ülkemizde bugün (27 Aralık 2012) vizyona giren “Amour” (Aşk), 70 yaşındaki yönetmenin senaryosunu da yazdığı son filmi. Türkiye’de benim de aralarında bulunduğum şanslı Filmekimi 2012 seyircisi, filmi önceden izleme şansı bulmuştu.

65. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ile ödüllendirilen film, her ikisi de 80′li yaşlarında ve emekli piyano öğretmeni olan Georges (Jean-Louis Trintignant) ve Anne (Emmanuelle Riva) çiftini anlatıyor. Kızları (Isabelle Huppert) da kendileri gibi müzik ile ilgileniyor fakat şehir dışında yaşıyor. Anne bir hastalığa yakalanıyor ve bu hastalık kötüleştikçe çiftin bu hastalık ile mücadelesi, mücadelelerine eşi ile aralarındaki yüce bağın katkısı, baba ile kızının, annenin hastalığı sırasındaki iletişimleri irdeleniyor.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Bir alıntı ve bir şarkı


Şule Gürbüz "Zamanın Farkında" isimli kitabında diyor ki:

"Çok şaşarım şiir sevenlere, okuyup geçenlere, kitabı kapatıp yemek yiyenlere, o bakışla yaşayıp da ölmeyenlere. Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenir, ölünür. Şiir sonunda öldürür."

Okuduktan sonra çok etkilendiğim bu üç cümle aynı şeyleri bazı şarkılar için hissettirir. Mesela Yeni Türkü'nün Nilüfer isimli bir şarkısı var son albümünde. O şarkının sadece ilk dörtlüğü beni çeker:



"Sevgin bana taşmadığında
Kuru bir dala benzerim
Gözlerin bana bakmadığında
Kanadım kırıktır benim"

Ya da Bülent Ortaçgil'in Bozburun isimli şarkısı beni dipsiz bir kuyuya çeker ve kuyunun dibinde yaşamaya mahkum eder:

"Güneşi yolladık bütün renklerle
Oyuncağıyız artık alışkanlıkların"

Kurmaya çalıştığım cümleler, yazıp bozduğum kelimeler arasında emeklemeye başladığımdan beri daha çok okumaya çalışıyorum. Bazı okuduklarımdan sonra kalan bu hastalık, bu zehir, bu ölüm olmasa, ben başka birisi olurdum muhakkak.

İşte gecemin şarkısı. Şimdiden on kez dinledim. Devam...




4 Aralık 2012 Salı

RÖPORTAJ: Oyuncu Berkay Ateş ve Tiyatro "D22"


Tiyatro dünyasının genç yeteneklerinden, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro bölümü mezunu Berkay Ateş ile tiyatro okumaya karar verdiği dönem ve kurucularından birisi olduğu yeni tiyatro topluluğu “D22” hakkında konuştuk.

Aslında tamamen farklı bir mesleğe yönelmişken, radikal olarak nitelendirilebilecek bir kararla tiyatro okumaya başladın. Bize bu karar değişikliğinden biraz bahsedebilir misin? 

Ben de tahmin etmiyordum karar değiştireceğimi. Süreç şöyle gelişti, matematikle aram iyi olduğundan liseyi bitirdikten sonra üniversitede istatistik bölümüne girdim. Ancak üniversiteye başladığım ilk yıl, üniversitenin tiyatro kulübüne katılınca her şey bir yıl bitmeden değişti. Fakat konservatuvara girme kararım öyle kolay olmadı. Bana tiyatro kulübü yetmemeye başlayınca önce TOBAV’ın kursuna katıldım, daha sonra da Dot’un BÖCEK isimli oyununda asistanlık yaptım ve ardından Semaver Kumpanya’da eğitim almaya başladım. Oyunlar yapmaya ve sürekli oynamaya başlamıştık ki, o dönemde Slovenya’da 3 haftalık tiyatro eğitimi kazandım. Asıl kararımı yurt dışında verdim. Türkiye’ye dönüp son gün kayıt yaptırdım ve bir tek Mimar Sinan Konservatuvar sınavına girdim ve sınavı kazandım. Dediğin gibi bu radikal kararı almak öyle kolay değil çünkü son sınıfta istatistik bölümünü bırakmam gerekiyordu. Ama şimdi fakülteyi bıraktığım için hiç pişman değilim. Çünkü tiyatro okumayı çok istiyordum ve o dönem içimden geleni tercih ettim. 

Karar değişikliğin sebebi ile çevrende seni desteklemeyenler oldu mu? Ailende veya yakınların arasında tiyatrocu var mıydı? 

Ailemde kimse tiyatrocu değil. Ancak özellikle annem ve ablam tiyatro ile ilgilenirler, küçüklüğümden beri hep oyun izlemeye gideriz. Bu süreçte aldığım karara destek verdiler. Hayatımda aldığım bütün kararlarda bana güvenip beni desteklediler zaten. Bu süreçte de böyle oldu. Tabii geleceğim için korkuları oldu. Ama bu korku bugün ülkemizde hangi mesleği seçerseniz seçin var maalesef. O yüzden zamanla alıştık bu değişikliğe. Fakat hala hobi olarak yapsaydın keşke diyenler çıkabiliyor. 

Böyle bir karar değişikliği sonrasında insan asıl istediği iş için çalışırken daha istekli ve daha heyecanlı olurmuş gibi geliyor? Senin için de böyle oldu mu? 

Kesinlikle, istasistik okurken çok az derse giderdim ama dört yılın sonunda konservatuvarda geçirdiğim zamana bakınca neredeyse dört yılımın tamamını bölümde geçirmiş gibi hissediyorum. Çünkü zaman geçtikçe tiyatroyu daha çok sevmeye başladım. Hele meslek oyunculuk olduğu için kendinizle uğraşmaya başladıkça bitmek bilmeyen ve vazgeçilmesi çok zor bir sürece girdiğinizi düşünüyorsunuz. En azından benim için böyle oldu. Bu yüzden hem çok heyecanlı hem de çok yorucu. Ama insanın sevdiği bir şey için emek verdiğinde yaşadığı mutluluk her şeyden güzel. 

Bildiğim kadarıyla, öğrenciyken aynı zamanda oyun yazıyordun. Oyununu sergileme ve yönetme imkanın da oldu. Bize ilk yazdığın oyun olan AVLU'nun konusundan ve oyunun sahnelenme aşamasına gelmesine dek yaşadıklarından bahseder misin? 

28 Kasım 2012 Çarşamba

31. İstanbul Kitap Fuarı İzlenimlerim

Kitap fuarı, İstanbul’un merkezine çok uzak, geçtiğimiz yıllara kıyasla çok kalabalık, çocukluğumun kitap fuarından farklı. Yine de kitap fuarı atmosferini yaşamak güzel, iyi ki gitmişim.

İstanbul Kitap Fuarı’na ilk gidişim ilkokul yıllarıma denk gelir. Babamın elimden tutup götürdüğü ve beraber bir sürü kitap aldığımız günler. Yazarlarla ve yayınevi çalışanlarıyla sohbet etmek fuarın en özel yanıydı. Seçtiğim kitaplara göre kitap önerileri almak, kitapların kapaklarını incelemek, ilk cümlelerini okumak çocuk kalbimi mutlu ederdi.

O zamanlar kitap imza kuyrukları, yerlerde oturarak sıra beklenen dolmuş kuyruklarına benzemezdi. Kitap fuarına gelenler, fuar ne kadar kalabalık olursa olsun birbirini itmezdi. Fuar Tepebaşı’ndan Büyükçekmece’ye taşındı. İstanbul’un nüfusu o yıllardan bugüne dek fazlalaştı. İstanbul’da yaşadığını iddia eden ancak şehir merkezine toplu taşıma ile iki saatten kısa sürede varamayan insan toplulukları sırf vitrin bakar gibi kitaplara bakar mıydı? Pusette bebekleri ile gelip bağıra çağıra telefonda konuşanlar var mıydı? Vardı elbet, fakat azdı. Oysa şimdi, fuarın ikinci gününde özellikle Yapı Kredi Yayınları standlarında yaşadıklarım Salı Pazarı’nın eski yıllardaki hallerine tekabül ediyor. Notos Kitap’ta Semih Gümüş’e denk gelip bir iki cümle konuşamasam, “çocukluğumdaki fuardan eser yok, bu fuar tatsız yahu” diyecektim. Bu ruh hali ile herhangi bir söyleşiye göz ucu ile bile bakmadım. Listeden işaretlediğim etkinliklerin çoğu zaten başka günlere denk geliyordu.

Kitap Fuarı’nın Onur Konuğu Hollanda olarak belirlenmiş. Fakat etkinliklere dahil olamadığım için bu belirlemeyi hissedebilme olanağım olmadı. Onur Yazarı ise bu yıl Gülten Dayıoğlu. İlkokul öğretmenliği geçmişi de olan yazar, çocuk kitapları dışında, gezi yazıları, tiyatro ve radyo oyunları, öyküler ve romanlar da yazmış; yine de en çok çocuk kitapları ile bilinmekte. Ben de tam onbeş yıl önce “Sekizinci Renk” isimli kitabını okuduğumu anımsıyorum.

18 Kasım 2012 Pazar

KİTAP: Sinan Sülün - Karahindiba

Bir ilk kitap olan Karahindiba’yı satır aralarında düşünerek okuyan okur, edebiyat dünyasına güçlü bir yazarın ayak bastığını çok geçmeden fark edecek.


"Karahindiba", üç öyküden oluşuyor: Aralık, Mavi Pelikan ve kitaba adını veren Karahindiba. Her üç öyküde de farklı üsluplarla toplumsal dayatmaların sebep olduğu hayal kırıklıkları ve yalnızlıklar üzerinden yaşama tutunma veya tutunamama anlatılıyor. Yazar, mağlup olanlar merkezinde üç farklı dünya kurmuş.


İlk öykü Aralık, Yusuf Atılgan’ın unutulmaz eseri Aylak Adam’dan bir alıntı ile başlıyor. İhanete uğramış, çaresiz, işsiz ve yalnız Rıfat, ağabeyi Arif ve annelerinin yanına dönerek onlarla yaşamaya başlıyor ve onun gözünden hayata bakma fırsatımız oluyor.

“Bize her şeyi yanlış öğretmişler Kudret. Bu dünyanın dörtte biri kara, dörtte biri gözyaşıymış. İnsanlıktan ikmale kalmışız haberimiz yok.” (Aralık, s.37)
“Demek ki ben mutsuzum.

Tuhaf bir su içmişim de sanki içim görünüyor

Gözlerim buzdan

İçimde yaz kırıkları” (Aralık, s.38)



“Yürümek istiyordu. Durmadan yürümek. Acısının çoğulluğundan, yakıcılığından kurtulmak isteyen her insan gibi sadece yürümek. Yürümek acıya iyi geliyordu.” (Aralık, s.40)


Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı üzere, umutsuzluk ve yalnızlığın hüküm sürdüğü bu öyküde, baş karakter Rıfat ve diğer karakterlerin iç düşüncelerine yer veriliş üslubunda Sabahattin Ali, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay etkisini hissediyoruz.

2 Kasım 2012 Cuma

YARIM KALMIŞ BİR HAYAT ve BU YARIM KALMIŞ HAYATIN EN ÖNEMLİ ESERLERİNDEN BİRİSİ: "YABANCI"

İkinci Dünya Savaşı sonrasında varoluşçu edebiyatçıların en önemlilerinden birisi olan Albert Camus’nün “Yabancı” isimli romanı, edebiyatın evrenselliğine ve zaman tanımazlığına güzel bir örnek. 1957 yılında edebiyat alanında Nobel Ödülü’ne layık görülen yazarın henüz herhangi bir kitabını okumadıysanız “Yabancı”, başlangıç için güzel bir roman.



Cezayir doğumlu gazeteci, felsefeci ve yazar Albert Camus, 1957 yılında edebiyat alanında Nobel Ödülü’ne layık görüldükten iki sene sonra, 46 yaşında, bir trafik kazasında hayatını kaybediyor. 20. yüzyılda edebiyat dünyasının en önemli isimlerinden birisi olarak kabul edilen yazarın, romanlar ve deneme kitapları dışında yazmış olduğu uzun öyküler ve tiyatro oyunları da var.

Felsefe alanında varoluşçu akımın etkisinde açıklanabilecek olan absürdizmin bir yansıması olan “Yabancı“, Fransa’da 1942 yılında, Türkiye’de ise Can Yayınları tarafından 1981 yılında yayımlanmış; her edebiyat severin bir dönem okumuş olduğu, insanı düşünmeye sevk eden klasikler arasında yerini almış bir roman. Hatta ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz, “Yazgı” isimli filmindeki baş karakter Mete’yi Bay Meursault’dan esinlenerek yarattığını ifade etmişti. (Camus’nün Bay Meursault karakteriyle Demirkubuz’un Musa karakteri arasındaki kıyaslamaya ilişkin bu yazıya göz atmanızı öneririm.)

17 Ekim 2012 Çarşamba

Yazar Mahir Ünsal Eriş TRT 1 Radyo'ya konuk oldu

Dün yolda giderken, benim için bir yol klasiği hâline gelen twitter okumalarımdan birisinde Mahir Ünsal Eriş'in TRT 1 radyosunda "Canlı Okumalar" isimli programa konuk olacağını okudum ve okuduğum anda radyo programının başlamasına tam iki dakika vardı. Tesadüfün şerefine hemen cep telefonumun radyosunu açtım ve mütevazı yazarımızın sesi kulaklarımdaydı.

Sevdiğimiz bir yazarın yazılarını okumaktan başka, kendisini televizyonda izlediğimizde veya sesini duyduğumuzda hatta şanslıysak tanıştığımızda, bazen yazar hakkında kurduğumuz hayal yerini hayal kırıklığına bırakır; bazense tam tersi olur.  Mahir Ünsal Eriş'i dinlediğimde, okurken hayalini kurduğum "yazar insana" çok yakın bir ses tonu hissettim. Mütevazılığı ile beni haklı çıkarmasından aldığım keyif bir yana; samimiyeti de, "keşke arkadaşım olsaydı da sevdiğim kitapları onunla tartışabilseydim" dedirtti. Benim düşüncelerimi bir yana bırakırsak, yazarı sevenler ve radyo programını kaçıranlar için notlar aldım:

1. Yazarın ilk kitabı olan "Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde"nin isminin bulunmasında yazara, editörü yardımcı olmuş. Öykülerinin birinde geçen bu ifadeyi editörü bulup çıkarmış.

16 Ekim 2012 Salı

Tiyatro Oyunu: Pandaların Hikâyesi

Oyun Atölyesi’nin 2012-2013 sezonu için hazırladığı tek perdelik yeni oyunu “Pandaların Hikâyesi”, izleyenlerine özenle hazırlanmış bir fantastik hikâye sunuyor.

Moda‘nın en sevdiğim mekânlarından birisi tam on üç yıldır orada dimdik ayakta duran Oyun Atölyesi. Bildiğiniz gibi, Anadolu yakasında yer alan özel tiyatro salonlarının sayısı çok az. Oyun Atölyesi, kışın bile yararlanabildiğimiz bahçesi ve Antre Cafe'si ile Moda’nın demirbaşlarından birisi. Sadece tiyatro oyunu izlemek için değil, bazen sadece kahve içmek ve sohbet etmek için güzel bir buluşma noktası.

Oyun Atölyesi’nde 2008 sezonundan beri devam eden Testosteron’da gülmekten kırılmış, bir önceki sezon İstanbul’da ve Londra’da Sheakspeare’s Globe Tiyatrosu’nda oynanan Antonius ve Kleopatra’da hayran hayran hayallere dalmıştık derken bu güzel oyunlara yeni bir oyun daha eklendi: Pandaların Hikâyesi. Oyunun asıl adı, anlamını oyunun sonunda fark ettirecek olan, Frankfurt’ta Kız Arkadaşı Olan Bir Saksafoncu Tarafından Anlatılan Pandaların Hikâyesi. Oyunun yönetmeni Kemal Aydoğan, oyunu çeviren Omid Darvishi, oyuncuları ise Ebru Özkan ve Caner Cindoruk. Oyunun sade ama bir o kadar da oyuna yakışan sahne tasarımını Bengi Günay, animasyonlarını Mertcan Mertbilek ve Hande Öztürk, ışık tasarımını İrfan Vanlı, müziklerini ise Tolga Çebi hazırlamış.


Oyunun yazarı Matei Visniec Romanya’da doğan, Paris’te yaşayan felsefeci, gazeteci, şair ve yazar. Oyunda felsefe ile birlikte ezoterizm, kuantum ve zen öğretilerine ilişkin öğelere yer verilmiş. Dolayısıyla tür olarak, geleneksel tiyatro anlayışından epey farklı. Oyunda elma, ağaç, gök, kuş, kafes, saat, telesekreter, mum, saksafon, şarap, “a” sesi ile anlaşmak, dil, zaman, uçmak ve sayılar gibi bazı sembollere yer verilmiş.


Oyunun ilk sahnesi bir kadın ve bir erkeğin aynı yatakta uyanması ile başlıyor. Erkek (Caner Cindoruk) önceki gün ve yanında yatmakta olan kadın ile ilgili pek bir şey hatırlayamıyor. Kadın (Ebru Özkan) ise son derece pozitif. Kadın tam dokuz gece, erkek ile beraber olacağına söz veriyor ve her bir gece farklı sembollerle geçen akşamlar geçiriyoruz hep birlikte. Oyun boyunca kadın, masal anlatıcısı lezzetindeki ses tonu ile içimize işleyen cümleler kuruyor. Dokuz gece anlatılırken, bir geceden diğer geceye geçiş sırasında sahneye yansıtılan semboller de ilgi çekici. Semboller yansıtılırken, her seferinde farklı bir alfabe kullanılıyor.

11 Ekim 2012 Perşembe

2012 Nobel Edebiyat Ödülü

Fotoğraf buradan alınmıştır.


2012 Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi bugün Türkiye saati ile saat 14:00'te İsveç'te açıklandı. Ödüle layık görülen isim Çin'in kısa öykü ve roman yazarı Mo Yan oldu. Ödüle layık görülmesinin sebebi, eserlerinin "tarih, masal ve çağdaş olanı harmanlayan sanrısal/büyülü gerçekçiliği barındırıyor olması" olarak değerlendirilmiş. Yazar bu yönü ile G. G. Marquez ile de karşılaştırılıyor.

Mo Yan, aslında yazarın mahlası; asıl adı Guan Moye. Yazarın kitaplarından Red Sorghum 1987 yılında, Shifu You'll Do Anything for a Laugh ise 2000 yılında yönetmen Zhang Yimou tarafından, 2003 yılında da öyküsü NuanHua Jianqi tarafından beyazperdeye uyarlanmış.

Türkiye'de pek değil, hatta hiç tanımadığımız yazarın Türkçe'ye çevrilmiş bir kitabı bulunmuyor. Mo Yan'ın kitapları bakalım hangi yayınevi aracılığıyla Türkçe'ye kazandırılacak? O zamana kadar İngilizce'ye çevrilmiş yayınlarına ulaşmak isteyenler için birkaç örnek: Garlic BalladsPow!Red SorghumShifu You'll Do Anything for a Laugh.




9 Ekim 2012 Salı

FİLM EKİMİ: Kim Ki-Duk'tan "PIETA/ACI"

Her sene olduğu gibi bu sene de Filmekimi’nde önemli filmler gösterilmeye devam ediyor. Bunlar arasında yer alan filmlerden birisi Güney Koreli yönetmen Kim Ki-duk’un "Acı" isimli filmi. 69. Venedik Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü alan bu filmde yönetmen, diğer filmlerinden farklı bir yaklaşımla, merhamet-intikam ikilemini sarsıcı bir biçimde yansıtıyor.




Filmin orijinal adı "Pieta", İngilizce'de "compassion", Türkçe'de "merhamet/şefkat/acıma" anlamına geliyor. Ayrıca "pietà", Michelangelo'nun Vatikan'daki St. Peter Bazikilası'nda sergilenmekte olan eserinin de adı. Heykelde Meryem Ana, oğlu İsa'nın ölü bedenini taşıyor. Filmin bazı sahneleri, anne-oğul ilişkisi bakımından bu esere göndermelerde bulunuyor.

Baş kahraman Lee Kang-do (Lee Jung-jin), bir tefeci için tahsilatçı olarak çalışan, kaybedecek hiç bir şeyi olmayan acımasız birisi. Borcunu ödemeyen kişileri sakat bırakarak onların sağlık sigortalarından gelecek tazminattan para alan Kang-do'nun işini nasıl yaptığını anlatarak başlayan filmin özellikle ilk yarısında şiddet içeren sahneler az değil. Sakat kalmaya dayanamayan borçlulardan bazıları intihar ediyor, yakınları ise bu acı ile baş başa kalıyorlar.

1 Ekim 2012 Pazartesi

İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF)


Ekim ayının ilk gününden merhaba. Haftanın ve ayın başlangıcını güzel bir etkinlik ile değerlendirmek isterseniz size tavsiyem İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF) programına göz atmanız. Bu yıl dördüncüsü düzenlenen festival 1-4 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da, 3–5 Ekim'de Ankara’da, 5–6 Ekim’de İzmir ve 5–6 Ekim’de Hatay'da sürecek. Etkinliğin bu yılki teması "Şehir ve Korku".

Festivalden size iki tavsiyem var. Birincisi bu akşam saat 20:00'de Cezayir Restoran Konferans Salonu'nda düzenlenecek olan  "Tekinsiz Aile" başlıklı etkinliğin katılımcıları: Herman Koch, Gebrand Bakker, Elif Tanrıyar, Yekta Kopan ve Filiz Aygündüz. İkinci tavsiyem ise "Zamanda Yolculuk: Hafıza mı Kurgu mu?" isimli etkinlik. 4.10.2012 akşamı saat 20:00'de Ayfer Tunç, Stine Jensen, Müge Gürsoy Sökmen tarafından KargART'da gerçekleştirilmesi planlanıyor. Etkinliklerle ilgili detaylı bilgi için burayı inceleyebilirsiniz.

27 Eylül 2012 Perşembe

ETKİNLİK: ALTINCI BEYOĞLU SAHAF FESTİVALİ

Beyoğlu Belediyesi tarafından düzenlenmekte olan 6. Beyoğlu Sahaf Festivali, 25 Eylül-14 Ekim 2012 tarihleri arasında Tepebaşı’nda konuklarını ağırlıyor. Sadece eski kitapları değil, dergileri, fotoğrafları, filmleri, tiyatro afişlerini, mektupları, kartpostalları ve bazı özel koleksiyonları da bulabileceğiniz etkinlikte, İstanbul’un çeşitli semtlerinden gelen altmış sekiz sahaf sizleri bekliyor.


Ayaklarım beni götürüyor yine kitapların arasına. Terapim olsunlar istiyorum, yaşadığım ‘an’ları bazen unuttursunlar, bazen de o ‘an’lara tercüman olsunlar. Kitapların arasındayım, evet. Sevdiklerim ve sevmediklerim bir arada. Hayat gibi. Sevdiklerimi aralarından seçip çıkarmam gerekli. İyi bir yazarın kitabı ile okumaktan hiç zevk almayacağımı bildiğim popüler bir roman hemhâl bulunabilirmiş gibi. Ardından eski bir bavul tam karşımda… İçinde fotoğraflar, unutulmuş hayatlar…


12 Eylül 2012 Çarşamba

Film Ekimi 2012 Önerilerim

Üniversitede okuduğum yıllarda Emek Sineması'nın önündeki upuzun Film Ekimi bilet kuyruğunda beklediğim zamanları, Emek Sineması'nda izlediğim Film Ekimi filmlerini hatırlıyorum. Evet, maalesef yine EMEK SİNEMASI olmadan yeni bir FİLM EKİMİ başlıyor. 29 Eylül - 7 Ekim tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu, Atlas ve City's Sinemaları'nda gösterilecek güzel filmler var. Genel satış  22 Eylül Cumartesi günü saat 11:00'de başlıyor. Ayrıntılı bilgi için buraya göz atabilirsiniz.

Otuz dokuz film arasından seçim yapmak hakikaten zor, bir de benim gibi yoğun bir işiniz varsa iş çıkış saatleri ve haftasonu dışında vaktiniz yok demektir. Her ne kadar Kuzey Sineması'na yer verememiş olsam da, zaman çizelgeme uydurabildiğimi düşündüğüm ve mutlaka gitmek istediğim filmlerin kesişim kümesinden ortaya çıkan listem şöyle:

1. Fransa-Avusturya ve Almanya ortak yapımı, yönetmen Michael Haneke'den, Cannes'da Altın Palmiye alan AŞK
                                                                           Kaynak

10 Eylül 2012 Pazartesi

EDEBİYAT ETKİNLİĞİ: Sözünü Sakınmadan etkinliğinin son konuğu yazar Yekta Kopan oldu*

İstanbul Modern'in bir süredir her ay bir yazarın konuk edildiği Sözünü Sakınmadan isimli edebiyat etkinliğinin sonuncusunda konuk yazar Yekta Kopan oldu. Ömer Türkeş ve Semih Gümüş, İstanbul Modern Müzesi'nin bahçesinde yazara sorular yöneltti, yazar ise tüm samimiyeti ile cevapladı.

Kaynak : Muhsin Akgün

8.7.2012 Perşembe günü, etkinliğin başlayacağı 19:30'a beş kala İstanbul Modern'e varıyorum. Bahçeye konulan sandalyelerin tamamına yakını dolmuş ve oturacak çok az yer kalmış.

6 Eylül 2012 Perşembe

EDEBİYAT ETKİNLİĞİ: İstanbul'dan Metin Arditi geçti. Romanı TURQUETTO hakkında konuştu*

İstanbul’da başlayıp, Venedik’te devam eden ve sonrasında İstanbul’da sona eren roman, farklı dinleri benimseyen topluluklarının İstanbul’da bir arada yaşadığı dönemde resim tutkunu bir çocuğun özgürlüğüne ulaşmaya çalışması, ulaşması için yaptığı fedakârlıklar ve ulaştıktan sonra yaşadığı ikilemleri anlatıyor. Baş kahraman Eli’nin yaşamındaki çatışmayı ve Eldivenli Adam isimli tablonun büyüsünü merak edenlere…


Ağustos ayının başlarında Can Yayınları tarafından yayımlanan “Turquetto” isimli romanı ile Türkiye’de geniş ilgi ile karşılanan yazar Metin Arditi’yi ilk olarak Radikal Kitap ekinin 24.8.2012 tarihli kapağında görmüştüm. Ömer Türkeş‘in hazırladığı kitap tanıtımını okumuştum ve  kitabın konusu ilgimi çekmişti. Can Yayınları tarafından 4.9.2012 tarihinde Pera Müzesi’nde gerçekleştirilmesi planlanan etkinlikte konuk yazar olduğunu öğrendiğimdeyse okuma listemde yer alan kitabın okunma sırasını hemen öne alıp, okumaya başladım. 4.9.2012 tarihinde Pera Müzesi’ndeydim. Kitaptan ve söyleşiden kısa notlarla karşınızdayım.

Söyleşi başlamadan hemen önce Janet Esim (vokal), Jak Esim (vokal, gitar ve bendir), Herman Heder (vokal, mandola ve gitar) ve Bekir Şahin Baloğlu (ud) Sefarad müziğinden örnekler sundular. Kısa konserin ardından Haldun Hürel ve yazar Metin Arditi sahneye alındı.

3 Eylül 2012 Pazartesi

Londra'nın güzel köşesi: WAPPING*

Yeni bir şehre gittiğimizde turist kitaplarının ilk sayfalarında yazanların dışında bir yer keşfetmek, şehrin asıl sakinlerinin yaşamlarına ortak olabilmek her zaman daha keyifli değil midir? Londra sakini taklidi yaptığım günlerden birinde yaşadıklarımı sizlerle paylaşmak istedim. Thames Nehri, sana bir de WAPPING gözüyle bakayım istedim! 

2009 yılıydı ve Londra’ya ilk defa gelmiş birisi olarak, Londra’nın kalbi olan City of London isimli bölgede yer alan bir avukatlık şirketinin denizcilik departmanında staj yapmaya başlamıştım. the City denilen bu yer, bankaların, Lloyd’s binasının, the Gherkin’in, sigorta şirketlerinin ve diğer iş yerlerinin bulunduğu Londra’nın birinci zone’unda yer alan bir bölge. The City’de çalışmak, öğle yemekleri, akşam iş çıkışları ile tamamen bir film gibi. İş çıkışı birkaç kadeh içki içmeden eve dönülmüyor örneğin, hem de açken!

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

"(...) Sahi, gerçekten de cennette de âşık olacak mıyız? Orada da kıskanacak mıyız sevdiğimizi ölesiye, öldüresiye. Cennette olabilecek miyiz sevdiğimizle, aramıza ayrılık girmeden? İstememek olmasın orda bari, bırakıp gitmek olmasın hiç olmazsa. Gönül kapıları açık olsun, çalmadan girilsin içeri. (...)" ["Bilye Hikmet" isimli öykü, s. 53.]

28 Ağustos 2012 Salı

KİTAP: Tezer Özlü'den "Eski Bahçe - Eski Sevgi"*



Tezer Özlü’nün 1978 yılında yayımlanan ilk kitabı Eski Bahçe, yazarın 1963 yılından sonra dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşuyor. Bu ilk kitap, yazarın 1986 yılındaki ölümünün ardından daha sonra yazdığı öykülerle birlikte Eski Bahçe – Eski Sevgi (1987) adıyla yeniden basılarak günümüze ulaşmıştır.

Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan kitapta yirmi üç öykü yer alıyor. Öykülerden altı tanesi Almanca olarak yazılmış, yazarın ölümünden sonra kardeşi Sezer Duru tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

Kitabın arka kapağında yazar, “edebiyatımızın lirik prensesi” olarak tanımlanmış. Yazarın yaşam, ölüm ve cinsellik ekseninde yaşamın anlamını arayan ve yazdığı her türlü metinde bu arayışını hissettiren farklı dili, metinlerin varlığından bağımsız olarak okuyucuyu sarmalıyor. Yazarın bilincinin ve bilinçaltının zaman zaman birbirine karıştığı ve an’ların hiç de sıradan olmayan bir anlatısının ortaya çıktığı anlatılar bunlar. Kitabın adında geçen “eski” kelimesi ile kastedilen yazarın çocukluğu veya yazarın çocukluğundan bilinçaltında kalanlar belki.


27 Ağustos 2012 Pazartesi

ŞARKI ve FİLM: Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey

Afiş: buradan
Fotoğraf: buradan 
Video: youtube

1995 yılında Zeki Ökten, Yusuf Kurtcenli, Ömer Kavur, İrfan Tözüm, Erden Kıral tarafından çekilen Buluşma, Monte Kristo, Çünkü Onu Seviyorum, Ay Hikâyeleri, Hep Aynı isimli birbirinden bağımsız beş kısa film "Aşk Üzerine Söylenmemiş Her Şey"i oluşturuyor. Film, kocalarının mezarı başında yıllar sonra karşılaşan iki kadının hikâyesini anlatıyor.
Film ile aynı adı taşıyan şarkıda İlhan Şeşen imzası varmış. Ekşisözlükte buradan okuduğum bilgiye göre, Birsen Tezer'in hazırlamakta olduğu yeni albümünde bu şarkı "Ne Tuhaf" ismi ile karşımıza çıkacakmış. Bakalım bilgi doğru mu? Merakla bekliyoruz.
Birsen Tezer'in efsunlu sesinden şarkıyı dinlemek isteyenler için şarkının videosunu paylaşmak istedim:
kalabalık kuytularda boğulur çığlıklarım
kuru bir teselli bulurum ben kendi halime
vazgeçilmez tutkularda kaybolur yaşadıklarım 
dağılıp giden bir sis hâlinde

Not: Gerçekten de Birsen Tezer'in İkinci Cihan isimli yeni albümünde bu şarkının bir benzeri var. Yine de şarkının bu hâlini unutmak mümkün değil.

15 Ağustos 2012 Çarşamba

KİTAP: Ayfer Tunç'tan Memleket Hikâyeleri*

Ayfer Tunç, Türk Edebiyatı'nın öykü ve roman türünde eser veren en önemli yazarlarından. Yazarlık serüvenine ilk öykü kitabı “Saklı” (1989) ile başlamış olan yazarın son kitabı “Memleket Hikâyeleri” (2012). Bu kitap, Ayfer Tunç’un her yeni kitabını dört gözle bekleyen okurlarının beğenisini karşılıyor.

Ayfer Tunç aslında Can Yayınları’nın yazarı. Fakat kendisine İletişim Yayınları'nın Memleket Kitapları dizisi için bir kitap yazması teklifi geldiğinde bu teklifi geri çevirmiyor ve İletişim Yayınları’na konuk oluyor. İşte “Memleket Hikâyeleri” kitabı böyle ortaya çıkıyor. Refik Halit Karay’ın 1919’da yayınlanan “Memleket Hikâyeleri” isimli kitabına da gönderme yapan kitap üç bölümden oluşuyor.
Kitabın "Memleket Yazıları" olarak adlandırılan ilk bölümünde daha çok deneme, anı ve öykü türleri arasında bir tada yakın olan yazılar yer alıyor. Taşra, memleket, millet ve son olarak İstanbul (güzelleme ve ağıt) üzerinden memleket meselelerine toplum olarak nasıl baktığımız anlatılıyor. Kitabın ikinci kısa bölümü olan "Fotoğraflar Anlatıyor"da ise fotoğraflar eşliğinde Bıçakçı Gümüş Ahmet'in hikâyesi anlatılıyor. "Büyük paralar harcayarak şahsi bandosunu kurmuş bir adam olması, elli yıldan fazla bir süre boyunca bando ve klasik batı müziği aşkından vazgeçmemesi onu hikâyenin kahramanı yapıyor." (Kitap, s. 44.) Yazarın eline geçen fotoğraflardaki detaylardan da faydalanarak Gümüş Ahmet anlatılıyor.

7 Ağustos 2012 Salı

FİLM: Toprağın Çocukları



                                                             Afiş, buradan alınmıştır.
Köy Enstitüleri hakkında çoğumuz kulaktan dolma bilgilerle yetiniyoruz. Türkiye'nin kültürel gelişimine katkıları neydi? Neden, nasıl ve kimler tarafından kapatıldı? Hiç merak ettiniz mi? Görüşler çeşitli. Bir de kendi açınızdan konuyu değerlendirmek ve kendi fikrinizi oluşturmak ister misiniz?

Toprağın Çocukları. Yönetmeni Ali Adnan Özgür; oyuncuları ise Erkan Can, Ezgi Mola, Türkü Turan, Şebnem Sönmez, Meral Çetinkaya, Ufuk Bayraktar, Menderes Samancılar, Öykü Çelik, Bahtiyar Engin, Müge Boz, Bertan Dirikolu. Fragmanı şöyle:

youtube aracılığıyla

2 Ağustos 2012 Perşembe

Hulki Aktunç: Merak Böceğinin İstilasına Uğramış Adam*

                                                                        Fotoğraf, bu adresten kopyalanmıştır.
Dün "Dostluk"tan bahsetmişken, (bkz. burada) bugün bir Hulki Aktunç öyküsüne denk geldim, paylaşmak istedim:
"XIII
Bir daha kimseyle Yek-Yek oynamayacağım.
Kendi kendime de.
Yaşlı dostumun dükkânına gitmeyeceğim. Hak etmediği bir dostluk veriyorum ona. Yanlış bir dostluktan incitici ne olabilir?
İleniyorum sanma, eba.
İlendiğim tek şey, yine sözcükler. "...karabatak sökün etti. Artık hiç kimseleri karşılayamayacağımız bu yıl," diye yazmıştım. Büyüsüne kapılıp sözcüklerin. Seni karşılamıştım.
Seni karşılamıştım oysa.
Sözcükler. Bir daha yalan söyletmeyeceğim onlara."
(Hulki Aktunç,  Toplu Öyküler II, YKY, Yek Yek Oynayanlars. 49-50)

Murat Gülsoy'un yazar Hulki Aktunç ile yaptığı söyleşiye ulaşmak isteyenler Sabitfikir dergisinde bu söyleşiyi bulabilirler. 2011 yılının Haziran ayında hayatını kaybeden yazarın "Lodos Düğünü" isimli öyküsü, 28.2.2012 tarihli Ubor Metenga buluşmasında Ayfer Tunç, Murat Gülsoy ve Yekta Kopan tarafından çözümlenmişti. Öykünün çözümlenmesine başlamadan önce, usta aktör Celal Kadri Kınoğlu'nun sesinden öykü dinlenmişti, anımsadığım kadarıyla öyküye eşlik eden müzikler de pek hoştu.

*Yazının başlığı, 28.2.2012 tarihli Ubor Metenga buluşmasında, Yazar Ayfer Tunç tarafından dile getirilmiştir.

31 Temmuz 2012 Salı

Dostluk

Dostluk hakkında karalamak, karalamama yakışıklı bir fotoğraf eklemek istedim. Sonunda bulamadım ve idefix'ten içinde dostluk geçen kitapları arattım. Bulduklarımın çoğunluğu çocuk kitapları oldu, nedenini düşündüm. Aşk gibi, kitaplardaki; dostluk da çocuk kitaplarının ulaşılamazı, vazgeçilmezi. Bende anlamı çok deşilmiş bir kavram olduğunu o arama esnasında fark ettim. Sevdiğim özel insanlar var elbet. Ama istisnalar bir yana, gerçek dostluk var mı?


Bir zamanlar, küçükken, safken, çok sevdiğim bir dostum olduğunu sanmıştım. Birbirimize mektuplar yazardık. Sevdiğimiz şarkıların sözlerini paylaşır ve biriktirirdik, yeni yabancı gruplar hep böyle türemişti bir zamanlar. Yalan söylediğini anlamadığım, anlamamama ek olarak asla yalan söylemediğim dostum ile aslında kendi hayal dünyamda bir oyun çadırı kurmuştum. Oyun çadırındaki saf dostluğu, dostum nefrete dönüştürdü. Ben bunu bile bile neden ondan nefret etmemiştim, hâlâ düşünürüm.

*Fotoğraf, hâlihazırda İstanbul Modern'de devam eden Burhan Doğançay Retrospektifi'nden, http://www.city-shot.com/burhan-dogancay/ aracılığıyla.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi: "Roman, Müze ve Katalog Üçlemesi"

     
     (Fotoğraf buradan alınmıştır.)
2006 yılında Edebiyat alanında Nobel Ödülü'ne layık görülen Orhan Pamuk'un ödülü aldıktan sonra yayımlanan ilk romanı Masumiyet Müzesi, dünya edebiyatında en çok konuşulan romanlardan birisi oldu ve 28 Nisan 2012 tarihinde açılan müze ile konuşulmaya devam ediyor. Ayrıca müzenin açılmasından onbeş gün sonra aşağıdaki katalog yayımlandı ve konu ile ilgili heyecan duyanlara bir "şey" daha armağan edilmiş oldu.

Algodón: İlk baskısı 2008 yılında yayımlanan kitabı maalesef henüz okuyabildim. Kitap ile ilgili heyecanımı perçinleyen, tamamen kişisel bir mesele. Orhan Pamuk'u basından tanıdığım kadarıyla ve sadece başka iki kitabına üniversitede okurken tesadüf etmiş birisi olarak, hakkında bazı önyargılara sahip bir okuruydum. Ön yargılarımın kırılmaya başlaması, kendisinin Saf ve Düşünceli Romancı isimli kitabı ile başladı. Kitap, yazarın Nobel ödülüne layık görüldükten sonra verdiği Norton konuşmalarından derlenmiş. Bu konuşmalarda Orhan Pamuk, roman yazarlığı hakkında ayrıntılı değerlendirmelerine yer veriyor. Yazma teknikleri ile ilgilenenler için samimi açıklamalarda bulunması beni çok etkilemişti. Ardından müze fikrini duyduğum Masumiyet Müzesi isimli kitabı sadece bu düşüncesi ile bile beni kendine çekti. Bir yandan kitabı okumak istiyordum, bir yandan da yazara karşı önyargılarım beni engellemeye çalışıyordu. Sonunda kazanan okuma isteğim oldu. Kitap, ilk sayfadan itibaren, önyargılarımdan arınmamı sağladı, Saf ve Düşünceli Romancı'da kendisini son derece samimi bir biçimde okumaya ve yazmaya adayan bu insan beni yanıltmamıştı ve kendimi kitaba kaptırdım.

Aşağıdaki görüntülerde yazar 2009 yılında New York'ta bir okuma akşamına davet edildiğinde, romanının temel olarak Kemal Basmacı ve Füsun Keskin arasındaki aşk hikâyesi olduğunu ifade ediyor ve protogonist Kemal gözünden İstanbul'un 1975 ve 1984 yılları arasındaki cemiyet, aile ve kişisellik değerlerinin bir değerlendirmesi olarak nitelendiriyor:
(Video youtube aracılığıyla)

10 Temmuz 2012 Salı

Bir film: Gölgeler ve Suretler


Derviş Zaim'in yazıp yönettiği "Gölgeler ve Suretler"in benim için özel bir önemi var. Günlerden birgün Beyazıt'taki Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nin içerisinde yer alan Erenler Nargile ve Çay Bahçesi'nin kapalı salonunda elimde notlarım ile oturmuş elma çayı içiyordum ve yanımda bir adam elinde bir dosya ile oturmuş; zaman zaman okuyor, zaman zaman da kafasını kaldırıp etrafına bakınıyordu. O adam Derviş Zaim'di ve elindeki dosyanın kapağında, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa, "Gölgeler ve Suretler" yazıyordu. Yazar ve Yönetmen Zaim'i tanımıştım ve elindeki henüz gerçekleşmemiş bir proje olduğuna göre ya bir kitap ya da bir film olacaktı... İşte film olarak karşıma çıkan bu dosya, 1963 olaylarını Kıbrıs Türklerinin gözünden aktarıyor. Eflatun'un mağara metaforunun kullanılması, Platon'un idealar kuramının temsili, Karagöz Hacivat'ın Ramazan eğlencesi dışında ifade ettikleri... Özellikle filmin ilk sahnelerin birisindeki Hacivat ve Karagöz oyunu oldukça akılda kalıcı: 

- Hacivat'ım insanlar görünmez olsalardı ne yaparlardı?
- Çalar çırpar ham yaparlardı, isterlerse katliam yaparlardı.
- Hacivat'ım insanlar bu rezillikleri neden yaparlardı?
- Yakalanmaktan korkmayacakları için yaparlardı.
- Peki Hacivat'ım hem görünmez olmak hem de iyi insan olmak mümkün müdür?
- Sen gene de dikkat edeceksin, karanlık tarafına hükmedeceksin
(...)

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Sivas Katliamı hakkında: "Menekşe'den Önce"

 Tarih: 2 Temmuz 1993
Yer: Sivas, Madımak Oteli

Fazıl Say'ın müziklerini hazırladığı, Soner Yalçın'ın ise tutuklanmadan önce üzerinde çalışmakta olduğu belgesel, bugün, yani Sivas Katliamı'nın yıldönümünde, Akatlar MKM'de gösterilmiştir. Belgesel,  yaşananları Menekşe'nin gözünden anlatıyor. Olayı hiç yaşamamış; fakat, olay sonucu iki kardeşini kaybetmiş birisi olarak...

Benim gibi belgeseli bugün izleme şansı bulamayanlar için, belgeselin televizyonda veya internette ayrıca yayımlanmasını diliyoruz.
   *Fotoğraf, http://www.kktcmedya.com/h4587-madimak_oteli_davasi_dustu.html websitesinden alınmıştır.

28 Haziran 2012 Perşembe

Tomas Tranströmer - Kyrie

                                     
“KYRIE” 

Translation: Robert Bely

At times my life suddenly opens its eyes in the dark.
A feeling of masses of people pushing blindly
through the streets, excitedly, toward some miracle,
while I remain here and no one sees me.

It is like the child who falls asleep in terror
listening to the heavy thumps of his heart.
For a long, long time till morning puts his light in the locks
and the doors of darkness open.

Türkçe çevirisi: Cevat Çapan

Bazen hayatım gözlerini karanlıkta açardı.
Kalabalıklar sokaklarda görmeden ve kaygılı
bir mucizeye doğru sürüklenirmiş gibi bir duygu,
ben ayakta dururken görünmeden.

Bir çocuk yüreğin ağır ağır atışını dinleyerek,
korkudan ürpererek uykuya dalarcasına
Sabah yavaş yavaş ışınlarını kilitlere yöneltip
karanlığın kapıları açılıncaya dek.

s. 23, Tomas Tranströmer - Ateş Karalamaları, Can Yayınları

*Yazarın fotoğrafının alındığı websitesi: http://thalassapolis-neokudum.blogspot.com/2011/10/nobel-edebiyat-odulu.html

Alejandro Zambra - Bonzai



"Saçma, tıpkı rüya gibi.
Çünkü bu bir rüya.
Aptalca.
Seni anlamıyorum.

Bir şey yok, saçma işte."

Bonzai, s. 29.

*Fotoğrafın alındığı websitesi: http://static.diario.latercera.com/201104/1238887.jpg

6 Haziran 2012 Çarşamba

Sine Ergün - Bazen Hayat

Aklımızda yer etmeme olasılığı olmayan ân'ları barındıran
Beklenmeyen bir zamanda okunmak için kendilerini çağıran
Kısa, fakat yoğun ve dolayısıyla içimize işlemeye müsait
Hayatın dip köşelerinde saklı kalmışlıkları çekmecelerinden çıkaran
Öyküler

*Yazarın fotoğrafı www.edebiyathaber.net adresinden alınmıştır.


24 Nisan 2012 Salı

Yeni Türkü - İnatçı (1990, Vira Vira)

subaşında yapayalnız bir küçük kız 
içli içli ağlamaklı 
anlar gibi söğütler de döküvermiş 
saçlarını durgun suya 
gel seninle yüzelim biz sularda 
usulca dalıp gönlümüzce 
gel 
billur sularda yenilensin 
incitilmiş gülüşlerin
gel

biliyorum farklı değil nedenleri 
ikimizin dertlerinin
kendin gibi olabilmek istiyorsun 
inadedip uymuyorsun 
inatçısın ne hoşsun bu huyunla 
söğütlerde senin gibi
gel 
billur sularda yenilensin 
incitilmiş gülüşlerin 
gel

gel haydi 
sularda yenilensin 
incitilmiş gülüşlerin

16 Nisan 2012 Pazartesi

Paul McCartney - My Valentine feat. Natalie Portman and Johnny Depp




Directed by Paul McCartney
Featuring: Natalie Portman and Johnny Depp
Cinematographer: Wally Pfister
Editor: Paul Martinez
Produced by: Susanne Preissler

Klip ile ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

8 Nisan 2012 Pazar

Nâzım Hikmet Ran




Ellerinize ve Yalana Dair

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal, ağır
ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli, hafif,
sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen elleriniz.
Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi,
halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız.
Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya,
göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
insanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, orta Doğu, Pasifik adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
söz yalan söylüyorsa,
ses yalan söylüyorsa,
ellerinizden geçinen
ve ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.

Nâzım Hikmet Ran

*Fotoğraflar http://www.nazimhikmet.info/ ve video http://www.youtube.com/watch?v=lvEraajWn60 adreslerinden ; şiir ise Yatar Bursa Kalesinde - Şiirler 4, YKY kitabından alınmıştır.

24 Şubat 2012 Cuma

Ayfer Tunç ile Sözünü Sakınmadan söyleşisinden notlar


21 Şubat akşamı günün yorguluğundan sıyrılmaya çalışırken, iliklerime kadar işleyen soğuğa rağmen, Tophane'nin yolunu tuttum ve benim için bir nefes alma alanı olan edebiyata sığınmak için İstanbul Modern'de buldum kendimi. Bir süredir Ömer Türkeş'in ve Semih Gümüş'ün soruları eşliğinde çeşitli yazarlarla yapılan söyleşilerin gerçekleştiği Sözünü Sakınmadan etkinliğinden bahsediyorum. Bu sefer konuk yazarın Ayfer Tunç olduğunu öğrendiğimde ilk işim rezervasyon için mesaj atmak oldu. 

Etkinliğin başlamasıdan bir süre önce salona geçip Ayfer Tunç'u en güzel şekilde seyredeceğime inandığım bir yere oturdum ve söyleşi boyunca yazarlığını çok sevdiğim bu kadının düşün hayatına bir adım daha yaklaştığımı hissederek mutlu oldum.

Etkinliğe katılamayıp, etkinlikte neler konuşulduğunu merak edenler için, söyleşinin gerçekten kesintisiz bir sohbet şeklinde sürdüğünü söyleyebilirim. Gerçi etkinliğin videosu yakında yayınlanacaktır ama ben yine de size ufak notlar iletmek isterim: